Hem gezgin hem yerli olmak. İşte bütün mesele bu!

Eyy Romalılar…

Eyy Romalılar…
Bu bilgisayarım çılgın attığı için bu yazıyı ikinci yazışım ve haliyle asla ilki gibi olmaz. Ama mevzu Roma.

Roma’ya Gidiş

19 Ocakta trenle Floransa’dan Roma da ki Termini istasyonuna akşamüstü vardım. İlk gittiğimde beni kalabalığı ve karmaşasıyla dehşete düşürmüştü Termini, halbuki böyle kaotik yerlere alışığımdır, o zamanlar için iyileşme süreci diyor ve geçiyorum.

  Trastevere

Trastevere bölgesinde sadece kadınlara hizmet veren(kız kıza bir şeyler yapalım derseniz kesinlikle tavsiye ederim, Trastevere zaten çok güzel) Orsa Maggiore Hosteline yerleştim. Akşamüstü anca yerleşebildiğimden, ertesi gün de sabahın köründe Vatikan’a gideceğim için o akşam Trastevere’yi dolaşmakla bir kaç sevimli restoran, biraz müzik ve alkolle kapadım. Bu arada mutlaka  en eski, en yerel barlarından biri olan Calisto da biranızı, prosecconuzu için, şekercan barmenlerinden tavsiye de istersiniz(ihtiyacınız olmasa bile :)) Küçük, salaş ama oturduğunuzda en lokal sizmişsiniz gibi hissettiren yer. Ertesi sabah erkenden çıktım hostelden; biletini önceden aldığım Vatikan müzesini ziyarete gittim (önceden ayırtırsanız saatlerce beklemekten kurtulursunuz).  

Vatikan

Müze de School of Athens gibi pek çok önemli eserin yanında görülmeye değer daha binlerce eser var, müze olarak gerçekten bu kadar iyi olabileceğini düşünmemiştim gitmeden önce (arkeoloji öğrencisi olmama rağmen, (gerçi aynı sebepten söylenecek olumsuz şeyler de var elbet ama buranın meselesi değil şimdi)).

Sistine Chapel, St. Peter’s ve Castel St. Angelo

Müzenin sonunda merakla beklediğim Michelangelo’nun en önemli, en meşhur eserleriyle süslediği Sistine Chapel’e varıyorsunuz (hatta bence en görkemli eseri). Yaklaşık iki saat kaldım Chapel de, oturdum doya doya baktım, fotoğraf yasak. Müzeden sonra ocak ayı olduğu için hala yılbaşı süslemeleri kalkmamış olan Vatikan da ki St. Peter’s Basilica’yı ziyarete gittim, giriş burada ücretsiz ama haliyle epeyce sıra oluyor, beklemeye değdiği kesin. Bazilikanın hem kendisi çok etkileyici hem de içinde Michelangelo’nun Pieta’sına uzun uzun hayranlıkla bakabilirsiniz.
Vatikan’dan sonra Castel St. Angelo’ya yürüyerek yaklaşık on dakikada vardım, gün bitmeden orayı da göreyim istedim, Vatikan gerçekten neredeyse tüm gününüzü alıyor. St. Castel Angelo’nun tepesinden mutlaka Roma’ya bir bakın derim ben (arkeolojik ve tarihi merakın dışında, yoksa kalenin kendisi yeterdi bana zaten).
Akşam yine çoğu zamanımı Trastevere’de geçirdim, bölgede sadece 3 gece kalacağımdan ve de epey sevdiğimden akşamları orada geçirmek keyifli geldi, diğer iki gece hava yoluna ulaşım kolay  olsun diye Termini’ye yakın bir hostelde kaldım (Trastevere Fiumicino havaalanına daha yakın ama ulaşımı daha sıkıntı, Termini’den çok daha sık ve net saatlerde araçlar kalkıyor).  
Trastevere de geceyarısına kadar açık olan çok şirin bir kitapçıdan (Libreria Minumum Fax, Via Della Lungarettaa, 90/e) eski Roma dilinde bir Küçük Prens (gittiğim yerlerden alıyorum mutlaka), sokakta ki siyahi şirin bir ablamızdan hediye bilekliklerimle sokakları bir kez daha dolanıp önünden tesadüfen geçerken keşfettiğim bence aperativo olayını aşmış Vino restoranda akşam yemeğimi yedim.

Trastevere’den Çıkış

Sonraki gün artık şehrin içine girmeye karar vermiş ve işe Colosseum ve Fora Romano dan başladım, forumda yağmura yakalanmasaydım iyiydi (bitmeyen sağanak yapmışlar). Ben iki günlük Roma pass aldığımdan hem yağmurda, yorulduğumda ya da vaktim dar olduğunda ulaşım araçlarına 48 saat ücretsiz bindim, hem de iki müzeye ücretsiz girip çoğunda da ya indirim aldım ya da sıra beklemeden içeri girdim. Ama vaktimi ayarladıkça ya da sağanak olmadığında yürümeyi tercih ettim hep, sokağa salın kendinizi, şehir başka türlü anlaşılmıyor bence.
Piazza di Venezia’ya varsanız ya da Termini’ye yakın Piazza Del Republica’ya her yere ulaşacak yolu buluyorsunuz zaten. Hem içip eğlenmek için hem de yerellerin ya da erasmusluların takıldığı barlara gitmek için Campo de Fiori. Haftasonu eğlencesi için Testaccio (ben pek sevmesem de çoğu insanın tercihi). Marka sevmeseniz bile sokağını görmek adına alışverişin merkezi Via Del Corso.

Her Yer Sanat Eseri

Diğer günlerde de yine Diocletianus’un hamamları(ben epey beğendim), Trajan yolları ve market’ını, ve içinde bir de şansıma o tarihlerde  muhteşem bir geçici sergi bulunduran Galleria Borghese ve çevresinde ki Villa Borghese bahçelerini görün mutlaka. Roma da yürüdüğünüz her yer tarihi- arkeolojik eser dolu, sağa sola bakmasanız bile görürsünüz. Bu arada Yahudi mahallesi olan Ghetto bölgesinde ki fırınlardan da bir geçin ya da restoranlarını bir deneyin derim. İspanyol merdivenlerine uğrayıp kahvenizi ya da pizzanızı alıp orada dinlene dinlene yiyin için, önünde ki çeşmeye de bakın bir, Roma da bir tane bile öylesine tasarlanmış çeşme yok. Via Condotti üzerinden giderseniz merdivenlerden sonra  Aşk Çeşmesi (Fontana di Trevi)’ne varırsınız. Şanssızlık, ben gittiğimde restorasyon vardı ama yine de dilek için para atılabiliyordu, arkadaşların sipariş dileklerini iletirken fark ettim ki dileyecek hiç bir şeyim yoktu, ne kötüydü o zaman, hiç bir şey istememek…
Pantheon’a sadece içeriyi görmek için değil ayrıca akşam vakti muhteşem çello ve gitar çalan ikiliyi elinize şarabınızı alıp dinlemeye gidin, keyfini çıkarın ışığın, müziğin. Gündüz vakti de hemen karşısında ki La Tazza d’Oro da bir kahve için, espresso bence. Bir de akşam yemeği hatta öğle hatta her saat yemeği için yine yerel ama bir o kadar popülerleşmiş yine de özgünlüğünü, sıcaklığını korumuş olan La Birreia Peroni (Via S. Marcello, 1900187)’ye mutlaka gidin ve ne bulursanız yiyin (ben sulu yemeklerini de makarnalarını da çok beğendim, yalnız tatlılarda biraz daha seçici olmak lazım). Bir de mutlaka Giolotti de dondurma, dondurmanın anlamı değişti…

Roma’ya Veda

Trastevere’ye giderken şehri bölen Tevere nehrinin etrafında epey dolaşmıştım. Artık sadece yeni hostelimden (ne yazık ki pek memnun kalmadım oradan) rahatlıkla ulaşabileceğim yerlere gittim son iki gün. Son sabahımda yetişemem korkusuyla kahvaltıyı hostelde yapıp (sanırım tek iyi şeyi kahvaltıydı (ayrıca ücret ödeyerek)) havalanına geçtim. Yalnız içimde kaldı Testaccio da ki modern Macro isimli müzeye gidin, bir daha ki gidişimde mutlaka gideceğim. Roma da muhteşemliğiyle beni benden aldı ama işin gerçeği kalbim Floransa’da kaldı. Bruges’u görene kadar 😉
 
Paylaş


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir