Hem gezgin hem yerli olmak. İşte bütün mesele bu!

BÖLGE BÖLGE LİZBON GEZİ NOTLARI; ESTORİL, CASCAIS, CABO de ROCA ile BİRLİKTE: KALBİM LİZBON’DA KALDI

BÖLGE BÖLGE LİZBON GEZİ NOTLARI; ESTORİL, CASCAIS, CABO de ROCA ile BİRLİKTE: KALBİM LİZBON’DA KALDI
Seyahatler, döner dönmez çıkan aksilikler, ailede hastalıklar, iş ve okul için başvurular derken blog geri planda kaldı ne yazık ki. Hızlı olmasa da sıkı bir geri dönüşle, Lizbon ile başlayarak telafi edeceğim (şimdi de ben hastayım zaten, bir yandan yatıyor, bir yandan yazıyorum).
 
Neyse asıl mesele, Lizbon… Lizbon’u ve çevresini bölge bölge anlatmak istedim ki ben de her anını canlandırabileyim kafamda bir yandan. Öyle özledim ki. Belki de en önce gezilmesi gereken yer olan başkenti en son gezdim ben, Portekiz’den ayrılmadan hemen önce. Daha önce Lizbon’da sadece iki kez bulundum, birinde Algarve’a  giderken araba kiralamak içindi, diğerinde Portekiz’e varış anımdı, ikisi de hava alanında geçti yani. Proje boyunca yalnızca bir kere bir kaç saatliğine uğrama fırsatım olmuştu Lizbon’a. O yüzden oradan başlıyorum, yağmurlu fırtınalı bir Lizbon gününden başlıyorum.
 

Belem

Şubat ayında benim yer aldığım projede bulunanlar hayvanat bahçesini görmeye Lizbon’a gitmeye karar verince, koşulları belki de Avrupa’nın en iyisi de olsa bir hayvanat bahçesinde bulunmak istemediğimden, ben o saatlerimi diğer bir gönüllü arkadaşımla Belem ve Praça do Commercio kısımlarını tanımaya çalışarak geçirdim, işime yarayacak metro ve otobüs duraklarını öğrendim, meşhuuuur Belem Pastanesi’nde yemelere doyamadım. Vaktimiz dar olduğundan Praça do Commercio’dan Atlas Okyanusuna bağlanan Rio Tejo nehrine baktık biraz, meydandaki anıtlara görüp Arco do Rua Augusta ve turist infoya uğradıktan sonra Belem’e geçtik tramvayla. Belem’de o gün yalnızca katedrali gezebilmiş, kalanını bir daha ki gelişe bırakmıştım. Öğlen yemeğini Belem Pastanesi’nde Belem turtası ve muhteşem brioche ya da ‘tanrıların ekmeği-sandvici’ diye de çağırdıkları pao deus mista,duck pie (hani çizgi filmlerde olan gibi,vejeteryan ve vegan arkadaşlar da kızmasınlar, haklılar biliyorum, az et yiyor olmam,elden geldiğince tüketmemem beni vejeteryan yapmadı henüz 🙁 ) ve kahve eşliğinde yaptıktan sonra ‘dur az daha zaman var’ diye bir koşu Kaşifler Anıtı’na gidiverdim. İyi ki de yapmışım. Evet, hava kötüydü ama değerdi.

 

 

Kaşifler Anıtı
Hem anıt, hem girişindeki murallar ve çizimler hem de anıtın tepesinden gördüğüm manzaraya değerdi. Portekiz’in denizcilik tarihini anlatan haritaya tepeden bakmak çok keyifliydi. O manzarada da, Belem Pastanesi’nde de gönlüm kaldı elbette. Belem’den başladığımıza göre oradan devam edeyim istiyorum. Mart ayında proje bittikten sonra, ayın 7sinde yeniden Lizbon’a geldim.

 Belem Yeniden

10 u akşamı 9 da Madrid’e otobüs! yolculuğum vardı. Şehre vardığım gün Lizbon’da gönüllülük yapan arkadaşımın evinden Belem’e koştum yeniden. Alfama ve Belem, Lizbon’un en sevdiğim bölgeleri. Portekiz’de ki barok ya da gotik yapıların hiç birini sevmediğimi açıkça söylemem gerek. O güzelim ‘azulejos’ ların (bizim çiniler gibi düşünebilirsiniz, geneli mavi ya da mavimtrak renkte, floral ya da geometrik şekiller içeren fayanslar. İnsan ya da hayvan gibi canlıların olduğu tarz Lizbon’a özgü değil, ‘European style’ olarak adlandırıyorlar) üzerini kapadıkları sahte parıltılı objelerle yaptıkları dekorasyonların ve mimarinin nesini sevecektim ki, kızmasın kimse. Ama buna rağmen Arkeoloji müzesinin de içinde bulunduğu Jeronimos manastırı beni benden aldı. Görkemine diyecek bir şey bulamadım. Bir de dipnot; Portekiz’de bir iki istisnayı saymazsak gittiğim her müze çok iyi dizayn edilmiş, yerleşimler ve tasarımlar çok ince düşünülerek yapılmıştı; eh az çekmedim müzecilik dersinde, elbet işe yarayacaktı. Belem’ de meydanda bulunan parkta gidin biraz keyif yapın, sonra Belem Kulesine yürüyüp hem kaleyi gezin hem de tepeden manzarayı seyredin. Bir yanı şehir de olsa bir yanı sanki uçsuz bucaksızlığa açılıyor kulenin sanki.

 Nerelere Takıldık?

Mekanlara gelince, eğitimde tanıştığım bir kaç gönüllü arkadaşla RDA 49’a  (Anjos metro durağına çok yakın) ve Crew Hassan’a gittik o akşam. RDA kolektif bir besin organizasyonu. Bulaşığınızı kendiniz yıkıyorsunuz, cebinizde ne kadar varsa ya da o yemeğin ne kadar hak ettiğine inanıyorsanız o kadar ödüyorsunuz. Yemeklerin hepsi vegan, bazen vegan cupcake bile yapıyorlar. Alkol 1 euro. Crew Hassan alt katında dans edebileceğiniz,üst kattan biraz daha gürültülü (üst katta biranızı içip sohbet eder ya da bazı günler canlı müziğinizi de dinleyebilirsiniz) alt katında depo gibi kullanılan bir bölüme sahip (o bölümden dilediğiniz eşyayı kullanıp yaratıcılığınızı da konuşturabilirsiniz), üyelik sistemine de sahip olan mekan için hem öğrenci hem tasarımcı mekanı diyebiliriz.
Jeronimos Manastırı


Estoril

Ertesi gün evin önünde ki tren istasyonundan Cascais’e giden trene atladım sabah erkenden. Önce Estoril’e indim. Okyanusun, suyun,sahilin ve bir önceki günden beri 25 derecelerde seyreden ama 45 hissettiren havanın tadını çıkardım. Lizbon’a ilk geldiğim günün havasını düşününce, cenneti yaşıyor gibiydim. Estoril’de kale ve etrafında yürüyüş yaptıktan sonra canım Cascais’e geçtim. Bahsettiğim bölgeler tam olarak Lizbon’da değil aslında ama trenle ulaşımı kolay, ucuz ve hızlı.

Cascais

Yolunuz düşerse, Çarşamba günü oralardaysanız antika pazarına uğrayın,meydanları, sokakları dolaşın, sahile karşı biranızı için. Beyaz evlerini, azulejos ile döşenmiş evlerini,bahçelerini, Arnavut kaldırımlarını, rengarenk,iç açan insanları,dükkanlarını görün. Biraz Ege’de ki bir tatil beldesinden bahsediyormuşum gibi oldu ama hayır, yeni bir yerdesiniz.Bırakın sürekli köklerinizi aramayı.Yeni kökler,yeni topraklar,insanlar,hatıralar edinin. Bunu en iyi yapabileceğiniz yerlerden biri Portekiz. Cascais’de Boca da Inferno (Şeytan Burnu)’ya kadar yürüyün, biraz oralarda durun; karşı kara gözükmese de Afrika’ya ulaştığını bilin o yerin,okyanusun;sevinin. Dünya hem kocaman,hem de bir avuç su kadar çünkü. Gitmişken benim için de marina sahiline, Santa Marta müzesinin (eskiden birilerinin eviymiş tabi) önüne kadar gelip minik bir koy oluşturup köprünün altından diğer evlere kadar ulaşan okyanusa bir ayak değdirin, koyun tadını çıkarın (evet bende dedim görünce insanlar yaşamış burada! diye).  Vaktiniz olursa evin önünde ki deniz fenerine de bir uğrayın derim.

 

Estoril
Cascais

 

Santa Marta Müzesi

Cabo de Roca

Cascais’ten otobüsle Cabo de Roca ve Sintra’ya ulaşabiliyorsunuz ama benim Sintra için vaktim kalmamıştı ne yazık ki, bu yüzden tekrar gidince önceliğim Sintra ve Setubal. Cabo de Roca’ya daha yolda aşık olmaya başlıyor insan. Portekiz’in epey yeşil bir ülke olduğundan daha önceki postlarımda bahsetmiştim. Cabo de Roca yolu bir kere daha kanıtlıyor bunu. Hem ormanlık alan hem de bir anda beliren okyanus yol boyu mutluluk kaynağı. Buruna varınca, ki kendisi Avrupa’nın en batı ucudur(Avrupa’nın başladığı ya da bittiği en güneybatı ucu yazısı için tık tık), görüğüm o manzarayı nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum. Bir tarafınız Heidi’nin dağları gibi, bir tarafınız ucu bucağı yokmuşçasına gürleyen okyanus. Ama sevgiyle kaya nasıl dövülür işte orada anladım ben. Hava çok sıcak olsa da uç noktalar hep çok rüzgarlı. ‘Huzurun çiçek açtığı yer’ dedikleri Cabo de Roca’da güzel bir yürüyüş, bir kaç fotoğraftan sonra durup sadece havayı çektim içime. Bir daha kim bilir ne zaman göreceğim seni diyerek içimden; kayaları, dalgaları dinledim. Neredeyse ağlıyordum mutluluktan. Sokak çalgıcıları kurulmuştu bir köşeye,neşeli neşeli çalıyorlardı. Bir yandan herkes de bir huşu, bir tuhaf sevinç,biz biz değildik sanki. O açan çiçekler gibi olmuştuk,huzur içinde…

Alfama Tarihi

Geldik en sevdiğim şehir içi bölgesine. Alfama! Arapça Al-hamma’dan türemiş ‘hamam’ anlamına gelen adıyla, Lizbon’un zamanında Araplara ait olan bölgesi. Lizbonluların bile imrendiği, kıskandığı, büyük Lizbon depreminden en az etkilenen bölge (o dönem Alfama’yı yuva edinmiş hırlısı, hırsızı, alemcisi ağır Katolik olan Portekizlilerce dışlanıyorken) dönemin Katoliklerine dini ve hükümeti sorgulatmış yerdir. Çünkü evlerinde olabilecekleri bir saatte, törenler için gece ibadete, hazırlığa girişenler kiliselerde, aşağı bölgelerde bulunuyorlarmış, yani depremden en çok etkilenen yerlerde. Fakat Katoliklere göre ‘dinsizler,ahlaksızlar’ o sırada tepe bir bölge olan Alfama’da mışıl mışıl uyuyorlarmış. Depremden az etkilendiği için tarihi dokusu çok iyi korunmuş. Lizbon’da güzelim mart havasında etrafta çiçekler açmış,kuşlar uçuyorken gidilebilecek en iyi yer bence.

Alfama

Saint Jorge kalesinden bütün bir Lizbon’u ve şehrin neresine giderseniz gidin gözüken Christo Rei anıtı ile 25 Nisan köprüsünü, Tejo nehrini seyreder, kalenin ‘Romantikler Parkı’nda keyif yaparsınız. Dilerseniz Eski Kilise’ye de uğrar, yol boyu kendinizi Alfama’nın rengarenk sokaklarında kaybedersiniz benim gibi. Zaten bölgelerin hepsi küçük küçük olduğundan çok da yorulmadan tadını çıkarabilirsiniz. Kaleye gitmeden önce biraz sokak sanatı, biraz Alfama yerlisi mekanlar,evler,insanlar görmek için Portas da Sol’a çıkan yolları deneyebilirsiniz. Portas de Sol’da ki turistik kafe yerine ara sokaklarda bulunanları deneyin, çok daha fazla keyif alırsınız. Tramvaylı yolu takip edip Alfama’nın üst sokaklarına da dalabilirsiniz, nereye giderseniz gidin seveceksiniz.

 

Porta de Sol’den Alfama manzarası

Baxia Pombalina-Chiado

Alfama ziyaretinden sonra, ertesi gün son saatlerimi geçireceğim için, aynı gün içinde daha kısa sürede daha fazla yer görebilmek adına free walking tour olarak geçen Sandemans&NewLisbon’ un (aynı firmanın pek çok farklı şehirde benzer ücretsiz turları var,turist infolardan bilgi edinebilirsiniz) turuna katıldım. Praça Luis de Camoes den başlayıp (ben turun olduğu yere giderken Musicbox’a da uğradım, bir akşam bir konserine gidin, ön tarafında ki mekanlarda bir şeyler atıştırıp bir bira için derim ben) sık sık metrosunu kullandığım Baxia- Chiado bölgesine indik ki  Lizbon’un merkezinin en hareketli caddeleri bunlar. Hem de çok keyifli. Ayrıca yol üstünde Guinness rekorlar kitabına girmiş, şu an hala açık olan dünyanın en eski kitapçısı Bertrand Bookstore’a uğramayı da ihmal etmeyin. Chiado’nun bir yazarın lakabı olduğunu, Portekiz’in en önemli edebiyatçılarının hikayelerini burada ya da turda öğrenebilir ve yazarların heykellerini bu caddede görebilirsiniz (hayır,Jose Saramago yok aralarında ama Alfama’ya giderken yol üstünde müzesi var). Baxia Pombalina dedikleri kısım Baxia’nın eski şehir dedikleri caddesi. Yine genç, yaşlı herkesin takıldığı, çok keyifli mekanların bulunduğu bir cadde. Ben son gün Cristo Rei ziyaretimden sonra son saatlerimi bir kahve eşliğinde insanları, caddeyi, meydanı seyrederek geçirdim.

Bairro Alto, Rossio, Santa Catarina Tepesi

 Baxia’dan sonra Rossio’ya geçtim önce ama dilerseniz ücretini ödeyip aynı bölgede bulunan Santa Justa asansörünü kullanarak Bairro Alto’ya geçebilirsiniz. Asansörün bir başka girişi daha olduğunu asansöre para vermek yerine aynı manzarayı seyredebileceğimiz bilet gerektirmeyen bir başka kısmına çıkılabildiğini rehberimizden öğrendik. Sonrasında ben turdan biraz erken kaçıp Rossio caddesini ve Bairro Alto’yu da ziyaret ettim. Sao Roque kilisesinde o gün evlilik töreni olduğundan giremedim ama öyle bir ana denk gelmekte hoştu. Bu bahsettiğim bölgelerin hepsi yan yana birbirine bağlanan yerler. Yalnızca Bairro Alto’ya biraz yürümek ve bölgeyi keşfetmek için de epey yürümek gerekiyor. Son dönemde gençlerin en uğrak noktası. Yeni nesil kafeler, komün barlar, sokak sanatçıları,parkları,sokakları dolduran koca bir üniversite jenerasyonu ve neşesi. Gündüz de gitseniz akşam da gitseniz eğlenebileceğiniz ya da dersinize çalışabileceğiniz mekanları olan, sokakları ayrı bir sanat olan bölge. Sokakta hayat var!
 
Baxia Pombalina

 

Ne olduğunu anlarsınız 😉 filmlerde ki gibi 🙂

Santa Catarina
Günü eğitimde tanıştığım (eğitim ve Kuzey Portekiz yazısı yakında) bir başka gönüllülük projesinden arkadaşımla Santa Caterina tepesinde bira içerek, gitar dinleyerek ve çok iyi bir sohbet ile  kapayıp 2. günden itibaren kalmaya başladığım, gönüllülerin kaldığı yurda döndüm. Cihangir parkı ya da Gezi parkının boğaza bakan manzarasını bilenlere Santa Caterina tanıdık bir his verecektir, bir akşam mutlaka gidin. Köklerimi aramıyordum, çünkü köke değil yola inanıyorum, ama bir an onlar beni buldu gibi oldu. Manzarayı gördüğünüzde anlarsınız içimi… Bir sürü anı…
 

Cristo Rei&Almada

Cais do Sodre’den vapurla Cacilhas’a oradan da otobüsle Cristo Rei’ye çıkıyorsunuz. Sonunda 25 Nisan Köprüsünü en yakın açılardan birinden gördüm, ki Belem’e giderken yol üstünde köprünün altından geçiyorsunuz ama Cristo Rei tepesinden manzarayla birlikte görmek ayrı. Bildiğimiz Lizbon’a, Tejo nehrine bilmediğimiz yerinden bakmak, şehri bir başka noktadan ve belki de en güzel gözüktüğü yerden izlemek ve Lizbon’a böyle veda etmek çok güzeldi. Mart ayında asansör tadilatı olduğu için Cristo Rei’nin tepesine çıkamadım.
 Veda
Son bir kahve içmeye Baxia-Chiado’ya gidip sonra evden eşyalarımı alıp Sete Rios otogarına geçtim ve Madrid otobüsümü beklemeye başladım. Otobüsle bir kez daha Vasco de Gama köprüsünden geçerken, Lizbon’a umuyorum ki geçici bir süre için veda ettim. Kalbim orada,Portekiz kalbimde kaldı.
Portekiz’le ilgili önceki postlar için bu yazı içindeki linklere tık tık 🙂 Bize bu yetmedi derseniz, sorularınız, üzerine yazmamı istediğiniz detaylar varsa yorum bırakabilir veya İletişim butonuna tıklayınca göreceğiniz yazışma kutucuğundan bana ulaşabilirsiniz.
Paylaş


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir