Hem gezgin hem yerli olmak. İşte bütün mesele bu!

ÇOK YAŞA MADRİD!

ÇOK YAŞA MADRİD!

Ben öyle kolay kolay susuz, denizsiz yerleri sevmem. Ama yeşil şehirleri, rengi ve ruhu olan şehirleri denizsiz de sevebilirim. Madrid gibi… Avrupa’nın en yeşil şehri Madrid’e sabahın 6 sında otobüs garında merhaba dedim.

Sol Meydanı

Varış

Lizbon yazımda gece otobüsüyle Lizbon’dan Madrid’e geçeceğimi belirtmiştim. Bir küçük hesap hatası sonucu Madrid’e beklediğimden 1 saat erken vardım. Host’umu (Couchsurfing ❤) sabahın o saatinde kaldıracağım diye de canım sıkılıyordu bir yandan ama güne erkenden! (evet biraz fazla erken) başlayacağım için de keyfim yerindeydi. 4 günüm vardı yalnızca ve elbette ki yetmeyecekti. Aslında Madrid için 4 gün yeterli bir süre. Ama yerlisi gibi hissetmek için günde minimum 8 saatlik yürüyüşlere, dip köşe kaybolup yerlisinden mekanları öğrenmeye gayret etmek lazım (ben yaptım! 🙂 yine de kesmedi). 

Şansıma kalacağım yer çok merkeziydi. Fakat Portekiz’den 2 aylık valizimle yola çıkmak hayatımın hatasıydı ve yola çıkarken zaten biliyordum bunu. Kargoya vereceğim parayla bir şehir daha gezerim dediğim aklımı yiyeyim. İşe yaradı ama o paralar; okullar yüksek lisansa başvururken bile hava parası aldığından; öğrenciler birleşin! 

Plaza de Santa Ana

Açık adres tabi ki vermeyeceğim ama merdiveni bol asansörsüz ve yürüyen merdivensiz metrolarıyla meşhur Madrid’in Sevilla istasyonunda indim, ev de metroya 5 dakika uzaklıktaydı. Ev sahibi sabahın 7 sinde uyandırılmış olmasına rağmen gayet enerjik, sıcakkanlı karşıladı beni. Üstüne bir de kahvaltım önüme gelmişti. Biraz birbirimizi tanıdık, seyahatlerden bahsettik tabi ki. Normalde pek böyle olmaz ama evin yedek anahtarını teslim edip her şeyin yerini ve kullanabileceklerimi gösterdi. Bir iki Madrid tüyosu da verdikten sonra işlerini halletmek için çıktı. Benim de Madrid maceram başlamış oldu.

Madrid’de İlk Gün

Evin bulunduğu semt olan Sevilla oldukça merkezi bir nokta. Metro durağı, Sol meydanı ve daha pek çok turistik ve yerel merkezlere yakın. Ben ilk gün evin çevresindeki sokakları dolaşarak başladım ve bunu diğer günlere de yaydım. Sonrasında Sol meydanına doğru yürüdüm. Meşhur ayı heykelini, saat kulesini ve meydandaki diğer heykelleri gördüm. En meşhur meydan ama sevmedim ne yalan söyleyeyim; zaten alabildiğine yığılmış insanlar (tamam biliyorum ben de oradaydım ama gitmeyince de ıncık cıncık geziyorsun dibinde ki meydana niye gitmedin olacaktı). Yalnız meydanda ki La Mallarquina ❤. Yeme içme rehberi daha sonra  😉 Bir de tabi her seyahatimin ilk gününde olduğu gibi yine bir işçi/çalışan hakları eylemine denk geldim, bu sefer ki çalışanların sağlık hakları ile ilgiliydi.

Calle Arenal binaları

Sol meydanının solundan dümdüz devam edip San Miguel Mercado’nun önünden daha sonra uğramak üzere geçtim. Yol üstünde San Gines’ e uğrayıp elimde churrolarla (hani şu uzun çubuklar şeklinde şekerli hamur işi, çikolata sosa bandırdığınız) yürümek biraz zor oldu ama ortada churro varsa engel tanımam. Ayrıca San Gines’e doğru yürüken Sol meydanında ayı heykeline sırtınızı verip solunuzda ki caddeye yani Calle de Arenal yoluna girince iyi bir seçim olduğunu da anlayacaksınız. Çok canlı ve zevkli bir cadde. Yol üstünde pek çok turiste ve keyifleri yerinde İspanyollara rastlayacaksınız. Sokak aralarında çok hoş mekanlar göreceksiniz.

Yolda yürürken mümkün olduğunca yukarılara, aşağılara, sağa sola, her yere bakın. Madrid’in binalarının tepelerinde ki heykelleri görün. Mimarisinin tatlışlığına, merdivenlerine -hatta yangın çıkış merdiveni şirin olabilir mi bir şehirde- pencere kenarlarına bir bakın. Sokaklar zaten düzenli, temiz her yerde bir yeşillendirme. Bir de eşcinsel haklarının son zamanlarda en çok tanındığı, ilerleme kaydettiği yerlerden biri Madrid. El ele çiftleri her yerde görürsünüz, olması gerektiği gibi. Bir de birazdan bahsedeceğim gay bölgesi var. Fakat ev sahibimden öğrendiğime göre bu göründüğünden daha yeni bir süreç ve henüz herkes kabullenmiş! değil, ilerlemeye çalışıyorlar.

Palacio Real

Bahçeler, Katedraller, Saraylar

Asıl amacım Plaza de Espana’ya ve Casa de Campo’ya uğramaktı ama Madrid’e giderseniz doğru rotayı çizdiğinizde neredeyse her yere yürünebilir  olduğunu  fark edeceksiniz. O yüzden yol üstünde beğendiğim bir bina ya da sokak görünce dalıverip kayboldum sık sık. Böylece bir iki güzel mekan, çok güzel sokaklar keşfetmiş oldum. Palacio Real ve Almudena Katedrali’ne de gittim tabi ki.

Almudena Katedrali

Bu seferlik saraya girmedim, bir daha ki sefere bıraktım diyelim. Arada tekrar dönme totemi olarak bilerek girmiyorum bir iki yere (deli miyim neyim?!). Fakat bulunduğu meydan ve avlusu gayet hoştu bence. Mimari ve tarih merakımdan çok katedral ziyaret ettim ama ben bu kafayı başka yerde görmedim. Ev sahibim baya nefret ediyor hatta, çok çirkin deyip duruyordu. Roma Katolik katedrali olan Almudena dışarıdan sade, az heykelli görünüyor başta. Ancak dışarıdan çevresini dolaştıkça heybetini fark ediyorsunuz. İçerisi de dışarısı gibi sade başlıyor önce. Sonra tavana ve ibadet kısmına gözünüz ilişiyor ve ! Birisi baya madde etkisinde yapmış orayı. O motifler, o renkler, o vitraylarda kübistimsi İsalar neden? O saykodelik desenler niye? Kafamda deli sorular 🙂

Neoklasik, Neogotik ve yeniden oluşturulmuş bir Romanesque olduğu iddiasında ki (Portekiz’de de sevmemiştim o gotik katedralleri ama bunların kafası iyice karışmış) katedralden çıktım. Casa de Campo yerine Casa de Campo’nun ve Madrid parklarının bir mini önsözü gibi şekillendirilmiş Sabatini Jardins uğradım. Bahçelere uğrayınca ağır ağır bir yürüyüş yapın da içiniz açılsın, şehir için de yeşile doyun.

Sabatini Jardins

Plaza de Espana, Gran Via

Bu kadar güzel şey gördükten sonra Franco döneminde güya Madrid’i güzelleştirmek adına yapılmış çirkin mi çirkin (görünce aklınıza Toki’nin geleceği) Madrid Tower ve Espana binasının bulunduğu Plaza de Espana’ya gittim. Meydanda Don Kişot- Sancho Pancho heykelini görebilirsiniz. Heykelin bulunduğu park içerisinde ki standlara da göz atabilirsiniz. Sandığınızdan çok daha uygun fiyata çok hoş şeyler – ben daha çok takılara baktım- var. Daha sonrasında akşam yine çıkarım diyerek eve doğru yol almaya başladım.

Madrid Tower

Gran Via’yı baştan aşağı yürüyüp arada yine bir binanın peşine takılıp kayboldum elbet. Yalnız Google’ın ya da City Maps 2 Go nun offline haritalarını indirirseniz hiç sıkıntı olmaz kaybolmak. Bu arada ben hala bildiğimiz kağıt haritaları da uygulamalarla beraber kullanıyorum çünkü offline map bazen kağıt haritada işe yarayabilecek ufak tefek notları, mekanları göstermiyor. Yine de uygulama daha kapsamlı elbette. Grand Via üzerinde yine pek çok heykelli bina, bak bak doyamayacağınız pencereli binalar göreceksiniz. Caddenin simgesi haline gelmiş Edificio Metropolis binası da Plaza de Espana tarafından geldiğinizde caddenin sonuna denk geliyor neredeyse. 

GECE

Madrid gece hayatının en hareketli olduğu şehirlerden biri. Gündüz gayet sakin fakat kalabalık sokaklarda gece renk değişiyor. Örneğin benim kaldığım sokakta bir ton bar restoran vardı. Ben gece gay bölgesi olarak anılan, yalnızca eşcinsellerin, BDSM lerin değil genç kesimin çoğunun yolunu düşürdüğü gayet eğlenceli barların bulunduğu Chueca bölgesine gittim. Bir görün, bir kaç bar deneyin, bölgede ki mağazaların en azından vitrinlerine bir bakın derim.

Sonrasında gündüz de çok keyifli olan, Chuecaya yakın, Malasana’da da bir kaç mekana uğradım. Ev sahibimin o gün bir davete gitmesi gerektiğinden ben tek çıktım. Chueca’yı geçtikten sonra Malasana’ da yemek ve içip sohbet etmek için Naif (Calle de Sab Joaquin), eğlenmek için Space Monkey (Calle Pelayo) ya da Tupperware (kendisi favorim) tercih edilebilir. Hemen karşısı Madrid me Mata (Calle Corredera Alta de San Pablo). Gece kulübü kıvamında Independance (Plaza del Callao). Bir de köşede, sokakta, barların yoğun olduğu ya da hiç olmadığı pek çok yerde göreceğiniz 100 Montaditos’ larda pazarları (hala devam ediyorsa) sandviçler 1 euro, haftanın belli günleri içkiler ve menüler inanılmaz ucuz.

Madrid’de Pazar

Ertesi günü yine sabahın köründe bir kahvaltı ve yine hoş sohbet bir zaman geçirdikten sonra öğlen 3 gibi yemekte buluşmak için ev sahibimle sözleştik. Hem yerel hem güzel bir paella (İspanyolların özellikle deniz mahsülüyle yaptıkları; etli, tavuklu vb. de yapıyorlar, pirinçten yapılan yemekleri) yeme önerisini duyunca kaçıramazdım elbette. Güne Plaza Mayor’a yürüyerek başladım, kendisi favori meydanımdır, birden fazla giriş kapısı bulunan içine kapalı bir kutu olarak düşünebileceğiniz meydan da revakların altında antikacıların standlarına göz gezdirebilirsiniz; özellikle para, pul ve saat koleksiyoncularına tavsiye ederim. 

Plaza Mayor

Ardından Casa de Campo’nun Campo Jardins kısmına uğradım, sessiz, sakin bir yürüyüş yaptım. Oradan da Debod tapınağına yürüdüm. İç kısımda tadilat olduğundan kapalıydı ama herkesin söylediğine katılarak diyorum ki bence de dışı çok daha başarılı. Debod tapınağı hakkında biraz bilgi toplayıp (Arkeoloji başlığına yazısı gelecek) iyice bir bakındıktan sonra metroya binmeye karar verdim. Saat 3 ten önce El Rastro pazarına yetişebilmek için La Latina’da olmam gerekiyordu.

Campo Jardins
El Rastro pazarı

Ufak tefek hediyelikler, magnetler topluyorum her gittiğim yerden. Pazarı da bulmuşken kaçırmadım elbette. Pazar uçsuz bucaksız halde devam ediyordu ve de çok kalabalıktı. Pazardan çıktıktan sonra biraz etrafı dolaşıp çok tatlı bir iki restoran daha buldum ancak öğleye sözüm olduğu için Lavapies bölgesine yürümeye başladım. 

Debod Tapınağı

 Lavapies- Madrid Ghettosu

Kendisi favori bölgelerimden biridir o yüzden ayrıca belirtmek istedim. Sokakları çok keyifli eskiden daha Tarlabaşı havasındayken şimdi bir Yeldeğirmeni havası estiriyor. Bolca harika restoranın, barın olduğu ve insanların yemek için akın ettiği, “yerelim ben” diye bağıran bölge (Allah aşkına akın etmeyin , tek tek gidin sonra hani yereldi oluyor). Ev sahibimle yeme içme yazısında belirteceğim çok tatlı bir restoranda buluşup bira, bir kaç yerli içki eşliğinde bir paella yedik ki ohooooo 🙂 Uzun bir öğlen yemeğinin ardından ev sahibi rehberim eşliğinde mini bir Lavapies turu daha yaptıktan sonra El Retiro parkına gitmek için yola koyuldum.

Lavapies

Park Park Park!

Kim sevmez ki parkta yayılmayı. Ama bu başka park. Biz de ülkede 2 gram park var diye seviniyoruz adamlar neredeyse gerçekten denizi getirecekmiş parka. El Retiro’da kalabildiğiniz kadar kalın. Hava güneşliyse kaçırmayın, sefasını sürün. Göletin orada ister sandala binin, ister heykellerin önündeki merdivenlere oturun sohbet edin, kitabınızı okuyun ya da sadece etrafı seyredin. Park içinde 2 ana müze var. Aslında biri tam olarak müze değil fakat bayıldım! Crystal Palace! Her yeri Sindirella’nın ayakkabısı gibi camdan bir saray. Saray deyince aklınıza 500 odalı bir yer gelmesin. Tek kat, bir yanı yeşillik bir yanı mini bir gölet (evet parklarda göl/gölet çok) ile mimari güzeli bir yer.

Kibele Meydanı- ‘Refugees Welcome!’

Parktan sonra Plaza Independencia’ya giden yolu takip ederek Puerta de Alcala’nın oradan geçtim ve üzerinde ev sahibimin söylediğine göre propagandadan ibaret olan Refugees Welcome yazısının bulunduğu Kibele sarayı ve meydanda ki Kibele heykelini de görüp eve doğru yürümeye başladım. Sonra düz olan rotadan vazgeçip Paseo del Prado’ya doğru giderken (bir başka parkımsı yol) Neptün heykeline de bir selam verip sağ yukarı giden caddeye saptım. Ve yine kendimi sokaklara vurdum. Yol üstünde pek çok yazarın heykelini, eski senato ve belediye binalarını görebilirsiniz. En son yine Calle Arenal’e – alışveriş düşkünleri için doğru adres- uğrayıp Teatro Arenal’i de görüp eve döndüm. 

Pazartesi Sendromunuz Madrid olsun!

Sabah kahvaltısını pazartesiye inat dışarıda, evin yakınında bir yerde yaptıktan sonra önce evin hemen yakınında ki Plaza de Santa Ana’dan geçtim ki neredeyse her gün bir kere geçmişimdir. Teatro de la Comedia’da bu meydanda. Evet Madrid’de bolca tiyatro, müze ve kültür sanat etkinlikleri var. Madrid kültür sanat yazısına saklıyorum detayları. Müzeler turumdan önce Casa de Campo’nun kendisine uzun bir yürüyüş yaptım.Park içinde 45 dakikalık yürüyüşten sonra gölün orada yeter deyip bıraktım bu sefer. Hem müzeler için kısıtlı zamanım vardı hem de Madrid’in en büyük parkı, içinde 3 farklı metro durağı bulunan (Şişli’den Taksim’e gibi düşünün) park gerçekten bitmek bilmiyordu. Yani etkinlik, eğlence alanına uğrayamadan ayrıldım parktan. Metroyla Paseo del Prado yakınına geçtim.

 

Teatro Calderon
Puerta de Alcala

 

Pazartesi gününü müzelere ayırmıştım. Hem hava çok iyi olmayacak diye kapalı mekan gezmek mantıklı gelmişti hem de Thyssen Bornemisza‘nın yarım gün ücretsiz olduğu gündü. Diğer müzelerde ise 26 yaş ve altı için öğrenci kartınız varsa zaten ücretsiz. Museo del Pradoda fotoğraf çekmek yasak 🙁 Diğerlerinde serbest ama Reina Sofia müzesinde Guernica’nın bulunduğu katta da fotoğraf çekmek yasak. O yüzden karşısında bir saat durdum. İtalyada Sistine Chapel de 1.5 saat oturmuştum. Guernica’yı görünce neredeyse ağladım haberlerine itimat etmeyiniz, komplo bunlar! Müzelerle ilgili detayları da kültür sanat yazısında vereceğim, yoksa bu yazı Casa de Campo boyutlarına ulaşacak.

Müzelerden sonra Atocha tren istasyonuna geçtim. Yol üstünde CaixaForum‘a da uğrayabilirsiniz ama ben pek beklediğimi bulamadım. Adamlar istasyona orman yapmışlar. 2004 teki patlamanın anıtı da bulunan tren istasyonuna gündüz gidebilirseniz, içeride bir kahve için. Ben istasyon içindeki parkın banklarında oturup dinlendim biraz. 

Atocha

Madrid’de Son Gün

Madrid’ de son günümü Toledo’ya ayırdığım için bunu bir Toledo yazısı ile anlatmaya karar verdim. 

Son gece nazik ev sahibim gidiyorum diye ve de Portekiz’den geldiğimi de göz önüne alarak Portekiz’e gidene kadar pek sevemediğim ama Portekiz’de bayıldığım Rose bir şarap almış. Yanına da pizzadır, atıştırmalıktır falan hazırlayıp son bir sohbet ettik. 

Çarşamba günü Milano’ya geçmek için sabah erkenden uçağım vardı. Sabahın 5 inde kalkıp bana en yakın shuttle durağı olan Kibele sarayının oraya gittim. Uçağımın 4 saatlik rötarından ve Ryan Air’in sıkıntılarından bahsetmek istemiyorum. Bir ara konuşuruz hava yollarını. Fakat valiz yükünüz azsa ya da sadece el bagajınız varsa ve ucuz uçak bileti şartsa Easyjet, Ryan Air gibi firmaları kullanmak gerekecek yine. Madrid hava alanı güzel de, keşke şu ekranları daha sık daha doğru noktalara yerleştirselermiş. Zırt pırt kapı değiştiği için elimde valizle ekran ekran dolaşmak zorunda kalmasaydım iyiydi. 

Favori başkentim olmasan da çok sevdiğim Madrid, sen çok yaşa e mi!

El Retiro
Paylaş


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir